Bu başlığı açmak öyle üzücü ki…
Bu cümleyi ilk babamdan duydum. Hem de iki kez. Birincisi üniversite sınavının
ilk senesinde tercihlerimi yapmak için konuştuğumuzda, ikincisi ise Bilkent
Üniversitesindeki burslu eğitimimi yarıda bırakıp gizli kapaklı girdiğim
sınavdan mimarlık fakültesiyle çıktığım sırada…
“Türkiye’de mimarlık zor kızım. Hakkını alamazsın, canla başla çalışırsın da
emeklerini göremeyecek kadar kör insanlarla doludur çevren.”
O sıralar abarttığını düşünüyordum. Sonuçta senelerdir bu piyasadan ekmek
yiyen, evlatlarının bir dediğini iki etmeyen, sadece kendi ailesine değil
çevresindeki tüm insanların imdadına yetişen bir babanın kızıydım ben. “Ne
kadar zor olabilirdi ki?” diye düşünüyordum hep ama şu sıralar anlıyorum ki:
Türkiye’de Mimarlık ZOR!
Ve ben bir süper kahramanın kızıyım.
İsmim Tuğçe Aksal. 40 küsür yıldır mimarlıkla uğraşan bir aileden gelen, yani
doğduğu andan itibaren A’dan Z’ye mimarlık aşılanan, o sevgiyle büyüyen,
hayallerle yoğrulan ve bunların ışığında okullarını dereceyle bitiren bir
mimarım. Birçok alanda aldığım ödüllerle yeteneğimi de kanıtlamış bir mimar ama
kendi sınırlarımdan çıktığım an, akıntıda kaybolan bir yapraktan farksızmışım.
Ne yeteneğim, ne başarılarım ne de yapacaklarım umurundaymış piyasanın. Sizin
bir şehirden başka bir şehre neden gitmek zorunda olduğunuz, önceki işinizden
neden ayrıldığınız ya da kendinizi geliştirmek için ne kadar çabaladığınız
zerre kadar önemli değilmiş işverenler için. Varsa yoksa cebimden az para
çıkarak nasıl daha çok iş gücü sağlarım. Komik değil mi? Emeğinizin karşılığını
isteyin bir de… Karşı tarafın kahkahaları nasıl çınlıyor kulaklarınızda.
Bir anekdotla açıklayayım:
Okulumdan mezun olur olmaz, memleketime döndüm. (Ki diploma derecemden dolayı
Büyükşehirlerde bulunan birçok şirket, o zamanlar bana teklifte bulunmuştu. Şu
an onların asıl amaçlarını daha iyi anlıyorum.) En acı tecrübelerden en tatlı
mutluluklara geçişin nasıl gurur verdiğini senelerce çalışarak öğrendim ve bu
tecrübelerim beni gerçek anlamda bir MİMAR yaptı.
Ama maalesef ki bunun kendi sınırlarımın dışında hiçbir anlama gelmediğini de
yaşayarak öğrendim. Özel sebeplerden dolayı şehir değişikliği yapmak zorunda
kaldım. Freelance birçok iş yaptım ama hayatımı düzenli bir hale sokmak için
bir işe girmem gerektiğinin de farkındaydım. Tonla iş başvurusunda bulundum.
İstenilen tüm kriterleri taşımama rağmen geri dönüşler başvurularımın yarısı
kadar bile değildi. Görüşmelere olması gereken gibi gittim: Hazırlıklı, tam
donanımlı, etkileyici.
Öyle de oldu zaten…
Tüm görüşme süresince olumlu, hayran olduklarını dile getiren, toplantı
süresini uzattıkça uzatan işverenlerin konu işe alıma geldiğinde “Piyasa çok
kötü. Senin statündeki birine biz istediği maaşı veremeyiz, versek de sen kabul
etmezsin zaten,” cümleleri görüşmeyi bitiren nokta oldu. Bana ne kadar maaş
istediğim ya da teklif ettikleri maaşı kabul edip etmeyeceğim bile sorulmadan
hem de.
“Sana vereceğim maaşla 2-3 yeni mezun alabilirim.”
Bu cümleye sevinsem mi üzülsem mi bilemiyorum. Donanımlı olduğum için işe
alınmıyorum. İşe alınırsam da hak ettiğimin yarısı kadar bile para alamıyorum.
Ülke bu hale mi geldi gerçekten? Bütün iş başvurularında donanımlı çalışan
arayıp, gerçekten bulduğunda sırf hak ettikleri parayı vermemek için elinin
tersiyle itmek fazla İRONİK değil mi?
Türkiye’de Mimarlık zor ama benim hala umudum var!
Sanırım bu yazının da ironi kraliçesi benim ☺
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder