15 Kasım 2020 Pazar

TÜRKİYE’DE MİMARLIK ZOR!

 

Bu başlığı açmak öyle üzücü ki…
Bu cümleyi ilk babamdan duydum. Hem de iki kez. Birincisi üniversite sınavının ilk senesinde tercihlerimi yapmak için konuştuğumuzda, ikincisi ise Bilkent Üniversitesindeki burslu eğitimimi yarıda bırakıp gizli kapaklı girdiğim sınavdan mimarlık fakültesiyle çıktığım sırada…
“Türkiye’de mimarlık zor kızım. Hakkını alamazsın, canla başla çalışırsın da emeklerini göremeyecek kadar kör insanlarla doludur çevren.”
O sıralar abarttığını düşünüyordum. Sonuçta senelerdir bu piyasadan ekmek yiyen, evlatlarının bir dediğini iki etmeyen, sadece kendi ailesine değil çevresindeki tüm insanların imdadına yetişen bir babanın kızıydım ben. “Ne kadar zor olabilirdi ki?” diye düşünüyordum hep ama şu sıralar anlıyorum ki:

Türkiye’de Mimarlık ZOR! 
Ve ben bir süper kahramanın kızıyım.

İsmim Tuğçe Aksal. 40 küsür yıldır mimarlıkla uğraşan bir aileden gelen, yani doğduğu andan itibaren A’dan Z’ye mimarlık aşılanan, o sevgiyle büyüyen, hayallerle yoğrulan ve bunların ışığında okullarını dereceyle bitiren bir mimarım. Birçok alanda aldığım ödüllerle yeteneğimi de kanıtlamış bir mimar ama kendi sınırlarımdan çıktığım an, akıntıda kaybolan bir yapraktan farksızmışım.
Ne yeteneğim, ne başarılarım ne de yapacaklarım umurundaymış piyasanın. Sizin bir şehirden başka bir şehre neden gitmek zorunda olduğunuz, önceki işinizden neden ayrıldığınız ya da kendinizi geliştirmek için ne kadar çabaladığınız zerre kadar önemli değilmiş işverenler için. Varsa yoksa cebimden az para çıkarak nasıl daha çok iş gücü sağlarım. Komik değil mi? Emeğinizin karşılığını isteyin bir de… Karşı tarafın kahkahaları nasıl çınlıyor kulaklarınızda.

Bir anekdotla açıklayayım:
Okulumdan mezun olur olmaz, memleketime döndüm. (Ki diploma derecemden dolayı Büyükşehirlerde bulunan birçok şirket, o zamanlar bana teklifte bulunmuştu. Şu an onların asıl amaçlarını daha iyi anlıyorum.) En acı tecrübelerden en tatlı mutluluklara geçişin nasıl gurur verdiğini senelerce çalışarak öğrendim ve bu tecrübelerim beni gerçek anlamda bir MİMAR yaptı.
Ama maalesef ki bunun kendi sınırlarımın dışında hiçbir anlama gelmediğini de yaşayarak öğrendim. Özel sebeplerden dolayı şehir değişikliği yapmak zorunda kaldım. Freelance birçok iş yaptım ama hayatımı düzenli bir hale sokmak için bir işe girmem gerektiğinin de farkındaydım. Tonla iş başvurusunda bulundum. İstenilen tüm kriterleri taşımama rağmen geri dönüşler başvurularımın yarısı kadar bile değildi. Görüşmelere olması gereken gibi gittim: Hazırlıklı, tam donanımlı, etkileyici.
Öyle de oldu zaten…
Tüm görüşme süresince olumlu, hayran olduklarını dile getiren, toplantı süresini uzattıkça uzatan işverenlerin konu işe alıma geldiğinde “Piyasa çok kötü. Senin statündeki birine biz istediği maaşı veremeyiz, versek de sen kabul etmezsin zaten,” cümleleri görüşmeyi bitiren nokta oldu. Bana ne kadar maaş istediğim ya da teklif ettikleri maaşı kabul edip etmeyeceğim bile sorulmadan hem de.
“Sana vereceğim maaşla 2-3 yeni mezun alabilirim.”
Bu cümleye sevinsem mi üzülsem mi bilemiyorum. Donanımlı olduğum için işe alınmıyorum. İşe alınırsam da hak ettiğimin yarısı kadar bile para alamıyorum. Ülke bu hale mi geldi gerçekten? Bütün iş başvurularında donanımlı çalışan arayıp, gerçekten bulduğunda sırf hak ettikleri parayı vermemek için elinin tersiyle itmek fazla İRONİK değil mi?

Türkiye’de Mimarlık zor ama benim hala umudum var!

Sanırım bu yazının da ironi kraliçesi benim ☺

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder