Hazır o malum sınav yaklaşıyor (Alttan bir gerilim müziği alabilir miyim?) Biraz MİMARLIK konusunda konuşalım. Uzun bir yazı olacak şimdiden söyleyeyim. Sonuna kadar dayanmaya çalışın, inanın hepsi işinize yarayacak şeyler.
''Mimar nedir? Mimarlık nedir? Mimar olmak için ne yapmak gerekir? Hangi okul tercih edilmelidir? Bahsedildiği gibi mimarlık okumak zor mudur? Mimarlık mezunu olunca ne olur? İç Mimarlığın, Mimarlıktan farkı nedir? Geçmişte mimarlık nasıldı şimdi nasıl?'' gibi soruların klasik cevaplarını google amcadan bulabilirsiniz. Burada tecrübeyle sabit, yaşanmışlıkları okuyacaksınız.
O halde hazır mıyız?
Öncelikle beni tanımayanlar için, bir kere daha altını çizmek adına, (Tanrı şahidim olsun ki ☺) ; Ben bir MİMARIM ve İÇ MİMARLIK üzerine yüksek lisansımı tamamlamak üzereyim. Yani iki mesleğe de hakim biri olarak yazacağım. Eğer sorularınız olursa, yorum kısmında cevaplayacağım.
Evet, o zaman başlayalım.
Babam ve annem 44 yıllık mimarlar. Anlayacağınız kendimi bildim bileli mimarlık, mühendislik, inşaat gibi kavramlarla iç içe büyümüş biriyim. Yaşıtlarımın oyuncaklarla oynadığı zamanlarda, ben o binadan diğerine atlarken ayakkabı bağcıklarımı bağlıyordum :) Çimento taşınan el arabalarının içine oturup ''Abla uçur beni'' diye bağırıyordum. Bulduğum tahta parçalarına, arakladığım çivileri çakıp insanlık için derme çatma ama benim için dünyanın en havalı evlerini yapıyordum. İşçilerle yemek yer, kalfalarla şakalaşır, ustalara nanik yapardım. Beton dökümü olduysa mutlaka bir gülücük izi bırakırdım. Çok güzel bir çocuğun ardından geleceğimi bu meslek üzerinden devam etmeye karar verdim.
Ben vermiştim de, babam ve annem pek oralı olmamıştı. Nedenleriyse, notlarım yüksek olsa bile ders çalışma konusunda çok disiplinsiz oluşumdu. Onlara kızmıyordum. Dışarıdan bakan bir göz için, böyle düşünmeleri çok normaldi. Çünkü sınava hazırlanırken yatak odamdaki televizyonum her zaman açık, bunun yanında laptopum internetten bir saniye bile ayrılmaz, telefonum zaten susmaz, mini buzdolabım 24 saat hizmette ve tabi ki abur cubur dolabım her daim benimleydi. Onlara göre kucağımdaki test kitabından ne derece yararlanabilirdim ki?
Doğru. Eğer dikkati çabuk dağılan ya da okulla alakası olmayıp evdeyken açığı kapatmaya çalışan biri olsaydım, bu düşüncelerine 'Bende Varım' derdim ama onların geç fark ettiği şey, benim dersimi her zaman derste öğrendiğim, o gün gördüğüm derslerin hiçbirinden kafamda soru işaretiyle ayrılmadığımdı. Haliyle zaten tüm soruların cevapları kafamın içindeyken kucağımdaki test kitabı benim için sadece egzersizdi. Matematik ve geometriyi sırf eğlenmek için çözüyordum. Su doku gibi... :)
İlk sene (Yalan olmasın tam hatırlamıyorum. Zaten sistem falanda değişti.) yüksek bir puan aldım. ''Bekle beni mimarlık, sebaha kadar dens yapmaya geliyorum.'' diye kendi kendime cukka cukka yaparken, babam ''Mimar olamazsın. Sende o disiplini görmüyorum. Tüm projelerin benim üzerime kalacak.'' dedi ve mimarlık harici saçma sapan ne kadar bölüm varsa (Bir tanesi hariç) yazmama izin verdi. (13 tercih yapmıştım hiç unutmuyorum. İlk dördü tıptı ve ben hastalıktan çok korkan, hastaneye gittiğinde sırf hastalık bulaşmasın diye nefes almayı bile reddeden biriydim. Tıp dediklerinde oyun oynayan ve çenesi yüzünden kaybeden bir Tubu.) Sonra ne mi oldu? O babamın izin vermediği tek bölüm, ablam ve sevgilisinin gazına gelerek yazdığım o bölüm, sırf başlara yazma gafletinde bulunduğum için bana Hadise'nin yaptığı gibi ''Gel bana, bana gel, gel bana'' yaptı.
Bilkent Üniversitesi İngilizce İşletme Bölümü (Burslu)
Canım babamda ''Ben sana yazma dedim. Yazdın, kazandın. Hadi bakalım şimdi git, oku da görelim.'' dedi. Yiğitliğe bok mu sürcem? ''Okurum tabi nan'' dedim vurdum kapıyı çıktım. Sonra bir ışık gördüm. Biri bana gel, gel... Kendime bir geldim. Boynuma kadar alçıdayım☺ (Bkz: Cm Ylmz'ın esprilerine bayılıyorum yea)
Bu kısmı kısa geçelim.
Bilkent Üniversitesi'ne gittim gitmesine. İlk seneyi de başarıyla sonlandırdım. Çok güzel bir üniversite hayatı yaşadım, deli dolu bir çok insanla tanıştım. Çok kafa arkadaşlar edindim. Girmediğim ortama kalmadı. Ankara'nın altını üstüne getirdim. Üniversite özgürlüğü dedim sağa sola kaçtım, gezdim, dolaştım ama yok anam yok. Aklım fikrim mimarlıkta. İşletme bölümü ağzıyla kuş tutsa ''Ama bu serçe, ben martı istiyorum.'' derim o derece yani.
Sonra araştırmalara başladım. Bilkent Üniversitesi gibi bir okuldan da ayrılmak istemiyordum ama maalesef ki o yıllarda bünyesinde sadece 'İç Mimarlık' bölümü vardı. Benim olmak istediğim sıfat mimardı. Bu yüzden 2. senemde aileme ''Kendimi denemek için sınava gireceğim. Bakalım unutmuş muyum bildiklerimi?'' deyip üniversite sınavına kayıt yaptırdım. Bir yandan okuluma gittim. (Şimdi sınavı kazanamazsam falan elimdeki bulgurdan da olmayayım dedim.) Diğer yandan eve gelip test çözdüm.
Öyle öyle sınava girdim. İyi bir puanda aldım. Döşedim tercihlere mimarlıkları. Kazandım mis okulumu. Babama da ''Ben Bilkent'i bırakıyorum. Mimar olacağım'' deme cesaretinde bulundum. Bundan sonraki birkaç haftayı tam hatırlamıyorum. Kafama nasıl sert darbe aldıysam jıofdsjfdgjdfklgfdkl (Şaka tabi ki) Ama babam her zamanki otoritesini konuşturdu ve ''Hele sen benden yardım iste, ben sana asıl o zaman soracağım okul bırakmayı'' dedi. Bende ''Senden korkan senin gibi olsun'' dedim. (Kendime oynadım aslında. Çünkü babam çok başarılı bir mimardır.)
Mimarlık serüvenim başladı.
Kayıttan sonra üniversiteyi araştırdım. Öğrenci gruplarına sızdım. Benim dönemimdekileri buldum. Okul başlamadan kendime oradan arkadaş ortamı kurdum. (Tabi yalnızca biri canım ciğerim oldu, diğerleri okul biterken yüzüne bakmadığım tayfaydı.)
Okulun ilk günü heyecanla gittim. (Öncelikle şu olay bir üniversite efsanesidir arkadaşlar. Okulun ilk haftası ders olmaz. Oluyor anam. Oluyor bacım. Oluyor gardaşım. Tanışmayla başlayıp, dersi tanıtayımdan giriliyor sonra bir bakmışsın dersin içindesin. Alınan yoklama da cabası. Bu yüzden siz siz olun. Okulun ilk haftası da mümkün olduğu kadar derslere gitmeye çalışın. Özellikle hocalar, ilk hafta okula gelenlerin isimlerini kolay kolay unutmuyorlar. Benden söylemesi ;)
Sınıflar kocaman, masalar olabildiğine büyük geldi. ''Tamam,'' dedim. ''Ben mimarlık bölümündeyim.'' Teker teker hocalar geldi gitti. Almamız gereken malzemeler söylendi. O sıra böbreğimi satsam bir senenin masraflarını karşılar mıyım diye düşünüyorum tabi. (Mimarlık gerçekten masraflı bir bölüm arkadaşlar bunu bilin de gitmeden önce) Başa gelen çekilir diyerek, gittim aldım en kalitelilerini. (Öyle de takıntım vardır işte. Olacaksa en iyisi olsun, 5 kuruş fazla olsun.) Doldurdum o koca çantanın içine hepsini. (Dışarıdan bakıldığında havalı duran o çantaları, taşıması öyle zor, öyle zahmetli ki. Bunu yaşayınca anladım. Allah'tan benim okulum evime yakındı. O çantalarla metrobüse binen, 3 kişilik yer kaplıyor diye dayak yiyen arkadaşım var benim. Sağım solum sobe diyerek, önüne gelene çantanın bir yanını sokman da cabası. Hey gidim hey!)
Dersler başladı. Her bölümde olduğu gibi, ilk sene genelde mesleği tanımaya, öğrenmeye ve eğlenmeye dayalıdır. Böyle kara kalem çalışmaları mı yapmadık, noktalarla binalar mı oluşturmadık, pahalı marka keçeli kalemlerle ortaya sanat mı çıkarmadık. Neler neler...
Anlayacağınız ilk sene mimarlık ''İyi ki gelmişim buraya be!'' dedirtir insana. Çizdiğin şeyler dünyanın en basit şeyidir, senden beklenen şeyler sınırlıdır. Dersler genelde laylaylom geçer. Bir tek fizik ve matematiği sevmiyorsan ''Statik, Mukavemet, Betonarme'' üçlüsü ağır gelir insana. Onlar da azcık bilgi, azcık dayanışma gücüyle gül gibi geçer gider.
İkinci sene, ilk senenin gazıyla gelip bırakmanın eşiğine kadar geldiğin zamanlardır. Bir anda dersler ağırlaşır. Sanki senelerdir bu işin içindeymişsin gibi bir beklentiye girer hocalar. İlk seneki gülümseyen bakışların ''Bir daha ki sene görüşürüz,'' demek olduğunu anlarsınız. (Siz oraya bir küfür ekleyin.)
Sürekli ödev verilir, proje istenir, maket beklenir, sunum gözlenir. Sorgulamaya başlarsınız. Mimarlık neydi? Mimarlık emekti...
Eğer bu süreci başarıyla atlatabilirseniz ''Bir tatlı huzur almaya geldim'' zamanlarına geçersiniz. 3. sınıf... Genel olarak okulu anlamış, dersleri kavramış, hocaları ve arkadaşlarınızı tanımış olursunuz. Kendinizi mesleğin içinde hissetmeye başlar, böyle havalanırsınız. Koltuklarınızın altı kabarır falan, soranlara Mimarım deme eşiğine gelirsiniz. Daha fazla araştırma yapar, kendimi daha çok nasıl geliştiririm de diğerlerinden daha iyi bir mimar olurum telaşına kapılırsınız. Çünkü o an fark edersiniz ki, aslında etrafınızdaki herkes sizin gelecekteki rakipleriniz. Dersler ikinci seneye göre size daha hafif gelir. (Belki de Nirvana'ya ulaştığınız için daha fazla acı hissetmiyorsunuzdur. Kim bilir?) Hocalarla aranız daha iyi olur, proje dersleri daha verimli ve eğlenceli geçer. Sizden isteneni biliyorsunuzdur. Onlar sizin yapabileceğiniz şeyleri biliyordur. Beklenti büyük olsa da, anlayış vardır. Maketleri dışarıda yaptırmanıza izin verilir. Çekilen kopyalara biraz daha göz yumulur. Ödevler öldürmez sadece süründürür. Güllük gülistanlık bir seneden sonra Mimar sıfatına bir adım kalan sınıfa geçersiniz.
4. ve Son sınıf.
Bu sınıf her zaman en zoru olarak düşünülür. Külliyen yalan. Bir kere hocalarınız sizi artık meslektaşı olarak görmeye başlar. Üç senenin verdiği birikimle daha kaliteli ürünler çıkarırsınız. Hatta ilk sene yaptıklarınıza ''Bu ne be?! Evlat olsa sevilmez.'' muamelesi yaparsınız. Dersler yok denecek kadar azdır. Ödevler neredeyse yoktur. Bir tek varınızı yoğunuzu vereceğiniz ''BİTİRME PROJESİ'' vardır ki, günü gününe çalışırsanız, hocalarınızın görüşlerini dikkate alırsanız çok kolaylıkla halledebilirsiniz. Öyle sağda solda büyütülecek bir iş değil inanın bana...
Mesela ben, bitirme projesini sunumlardan haftalar önce bitiren, arkadaşlarım ''Uykusuz her gece'' diye şarkı söylerken ''Uyusun da büyüsün ninni,'' diyen biriydim. Bir çoğu 'Sıçtın Mavisi' ni görürdü. (Sabahlamak anlamına geliyor.) Ben sırf o mavinin anlamını öğrenmek için bir gece oturup beklemiştim. Hiçbir şey yapmadım ha... Sadece o mavi nasıl mavi diye, uyumadan bekledim. Bildiğin sabahın ilk ışıkları olduğunu görmek, benim için çok büyük bir hüsrandı. Daha havalı bir şey beklemiştim oysa ki...
Eğer heyecanlı, stresli bir yapınız yoksa veya projenizi tamı tamına kendiniz düşünüp, tasarlayıp, çizdiyseniz proje sunumlarınız da çok kolay geçer. Evet juri sizi zorlamak adına her şeyi yapar. Öyle sorular sorarlar ki... Hatta bazen kendinizi 500.000 TL'lik soruya gelmiş gibi hissedersiniz ama tüm olay sizin beyninizden çıktığı için, sizin ürününüz olduğu için, her şeye verilecek bir cevabınız olur. En kötü söylenilen şeyleri aklınıza not eder, bir sonraki juriye ona göre hareket edersiniz. Başka birine yaptırma gafletinde bulunduysanız da, dört yapraklı yonca arasanız iyi olur.
Çünkü şu bir gerçektir.
Juri, kimin ne mal olduğunu, kimin hangi projeyi yapabileceğini, kimin çalıntı kullandığını şak diye anlayabilir. İnanın biz giderken onlar patinaj çeke çeke geziyorlar. Eğer ortada bir emek varsa, hiçbir zamanda onu karşılıksız da bırakmazlar. Demem o ki, siz elinizden geleni yapın. O mesleği elinize vermeyecek adamı biz döveriz :)
Üniversitesinden 2. mezun olan Mimar Tuğçe Aksal.
Bu uzun konuşmayı özetleyecek olursak,
** Mimarlığın havalı bir meslek olduğu gerçektir. Mimarım dediğinizde herkesin yüzünde hayran bir ifade olur. Belediyeler hariç. Genelde oradakiler mimarlardan daha havalı olduklarını düşünürler, böyle üstten üstten bakarlar, artist artist konuşurlar falan. Bkz: Treji komik
** Eğer gönlünüzden mimarlık geçiyorsa, mimar olmak hayalinizse ilk sınavı geçmiş oluyorsunuz. Diğer türlü, sırf cafcaflı bir bölüm ya da toplumda saygınlığım olsun diye yazanların hali ortada. Ya okulu bitiremiyorlar ya da bir tür çin işkencesi olduğunu düşünüyorlar.
** İç mi dış mı sorularına çok fazla maruz kalırsınız. İlk seneler herkese onun dış değil sadece mimarlık olduğunu açıklamak için uğraşırsınız. Sonra ise, koy totosuna rahvan gitsin dersiniz.
(Dış mimardın demi sen? Bizim bir arsa var. Sence oraya kaç kat çıkar?)
(He amca he, dış mimarım. Söyle bakayım hangi tapu senin.)
** Çevrenizdeki herkesin mimar olmasına hazır olun. Özellikle iç mimarların durumu bu yüzden içler acısıdır. Herkes dekorasyon uzmanı kesilir başınıza. Şu cümleyi de duymanız çok olasıdır. (Tuvaleti az küçültsek, mutfağı da salona versek de oraya bir oda koysak. Bkz: Bir mimarın Bir müteahhitle imtihanı.
** Hayal gücünüze güvenmeniz gerekiyor. Mimarlık bir sanattır. Mimar bir tasarımcıdır. Klasikten uçuk kaçık hayallere giden bir serüvendir bu. Hayal gücünüz ne kadar güçlüyse, tasarım yönünüz o kadar başarılı olur.
** Ve tabi matematik ve fizik. Bu yönlerinizin güçlü olması gerekiyor. Çünkü bir binanın taşınmasını inşaat mühendisinden önce mimar hesaplar, ona göre tasarlar ve çizer. Tasarımlarınız genelde hep bir hesap gücüne dayanır.
** Mimarlık = El Çizimi kavramı yerini Çizim Programlarına bıraktı. Bundan seneler önce olsa, el çizimi gerçekten önemli derdim. Çünkü projeler elle çiziliyor, elle sunuluyordu. (Keşke o zaman mimar olsaydım.) Artık devir teknoloji devri. Evet okulda, özellikle 1. ve 2. sınıfta elle çizdiğiniz projeleriniz tabi ki olacak ama daha sonra sürekli bilgisayar başında gözlerinize işkence edeceksiniz. Sabahlara kadar render bekleyeceksiniz. Sunumları projeksiyonla yansıtacaksınız falan. Anlayacağınız teknolojiniz ne kadar iyiyse, mimarlığınız o kadar iyi görülecek. Tabi ki, El yeteneğinizin olması büyük bir artı. Çünkü ilk etapta tasarımlarınızı eskizlerle karalıyorsunuz. Ne kadar okunaklı çizim, karşındaki müşteriye o kadar kolay sunum ama üzgünüm ki günümüz mimarlığının olmazsa olmaz noktası değil.
** Mimar olmak için disiplinli olmaya gerek yok. Plan olabilir ama disiplin gibi katı bir kurala hiç gerek yok. İnanın bana uykusuz kalmaya da... Eğer dersleri takip eder, verilen görevleri o gün içinde hallederseniz çok rahat bir okul dönemi geçirirsiniz. Çünkü hocanızı tanırsınız, ne istediğini bilirsiniz, tüm çalışmalarınızı ona göre yaparsınız. Evet bazen her şey üst üste biner, bazen hocanız projelerinizi beğenmez, son dakikaya kadar çalışmak zorunda kalırsınız ama söylediğim şeyler hala geçerli. O düzeni oturtursanız, sabahlamaya da uykusuz kalmaya da, hele de kalacağım diye dertlenmeye hiç gerek yok. Çünkü üniversite hocaları, dersini kaçırmayan öğrencilerinin hiçbir zaman hayatı kaçırmasına izin vermez. (Ha arada numunelikler çıkabilir. Egoları mesleklerine ağır gelir falan. Onları da Allah'a havale etmesini öğreniyorsunuz zamanla.) Genelde sıçtın mavisini gören, uykusuzluktan yakınanlar, okula, derslere uğramayan veya ödevleri, projeleri, kısacası dersleri hep sonraya erteleyen mimar adaylarıdır. Aman siz onlardan olmayın.
** Gözlerinizin bozulacağı, hafif hafif kamburunuzun çıkacağı, saçlarınızın döküleceği, oranızın buranızın ağrıyacağı bir gerçek maalesef ki. Kağıt kesiklerinin, maket bıçaklarının verdiği acılardan bahsetmiyorum bile...
** Mimarlık öyle bir meslek ki, geride kalmamak, rakiplerinizi bertaraf etmek için sürekli kendinizi yenilemelisiniz. Çünkü her sene mezun olan mimarlar bir araya gelsek, dünyayı ele geçirebiliriz. O derece çokuz. Bunların arasından sıyrılmak ve dikkat çekmemiz gerekiyor. Bu sadece okulu dereceyle bitirmekle olmuyor maalesef ki (Tabi o büyük bir artı) Sürekli araştırma halinde olmalı, örnekler görmeli, konferanslara gidip bilgi sahibi olmalısınız. Sürekli yeni bir çizim programı çıkıyor ve her firma farklı bir programı bilmenizi istiyor. Özellikle iş değiştirirken bocalıyorsunuz. Bu yüzden genel olarak hepsinden bilginiz olmalı ama en az 3 tanesinde profesyonelleşmelisiniz. (Özellikle 3 boyut programları çok çok çok önemli.)
** Eğer geleceğinizi akademik düşünmüyorsanız (Yani ben doktora yapayım, asistan olayım, profesör olayımda derslere gireyim gibi) yüksek lisansa hiç bulaşmayın. Okul hayatı size çok fazla bir şey katmıyor maalesef ki. Öğrendiğiniz her şey teknik. Asıl okul gerçekten iş hayatı. Bu yüzden mezun olduğunuzda iyi düşünün. Piyasa mimarı mı olacağım yoksa akademik mimar mı?
** Mimarlık çok çeşitli bir meslek dalı. Eğer mimar olursanız, binanın dışını, içini, çevresini, bir mahalleyi, bir şehri düzenleyebilirsiniz ama diğer mimarlık dallarını seçerseniz çalışma alanınız bir hayli kısıtlı olur. (Mesela iç mimarsınız, bir binayı komple tasarlayamazsınız. Tasarlanmış bir yapının içindeki bir veya birden fazla bölümü tasarlarsınız. Peyzaj mimarısınız, binalara dokunamazsınız. Sadece binaların etrafındaki alanları (Bağ bahçe çiçek böcek yol vs) düzenlersiniz gibi)
Gözünüz korktu mu?
Hala Mimarlık istiyorsanız, siz gerçekten başarılı bir mimar olacaksınız demektir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder