Yazar - Çizer
Bir mimarın paralel evrendeki yazarlığı nasıl gün yüzüne çıktı?
15 Kasım 2020 Pazar
Yazmak ya da yazmamak... İşte bütün mesele bu.
YAZARLIK
Son zamanlarda, özellikle Wattpad platformunun hızlı yükselişiyle bir çok gencin hayali oldu. Peki bu hayali kamçılayan şey, yazma aşkı mı yoksa popüler olma sevdası mı sizce?
Popüler olmak için yazanlar, şu andan itibaren bu postu okumayı bırakabilirler. Çünkü şimdi anlatacaklarım hayal gücünü somut olarak insanlara ulaştırmak isteyenler için faydalı olacaktır.
O zaman başlıyoruz :)
Bundan On iki (On iki) sene önce profesyonel yazar oldum. Daha önce hiç uzun soluklu bir yazı dizisi yazmamıştım. Genelde okul yarışmalarına Edebiyat Hocamın zoruyla katılır, dereceyle ayrılırdım. (Ne kadar mütevaziyim Allahım...) Fakat hiçbir zaman yazarlık yapmayı düşünmedim. Ne bileyim, ben mimarlığı seviyordum. Mesleğimle ilgili şeylerle haşır neşir olurken, başka bir şeyin ilgimi dağıtmasını istemedim. İstemedim de, isteyenler oldu; Yüksek lisansta aldığım bir ders, bana yazarlık kapılarını araladı. Sonuna kadar açmayı da Wattpad sağladı.
Hiç unutmuyorum. 2014'ün kasım ayındayız. Ben iş ve okul hayatını dengede tutabilmek için Edirne-İstanbul arası mekik dokuyorum. 'İnsanoğlu kuş misali' deyiminin vücut bulmuş haliydim. Benzin parası bütçemi zorlamaya başladığı için, mekik işlemini otobüslerle halletmeye başlamışım. Edirne'ye gidiş 3 saat + İstanbul içi dolaşım 2 saat = Ömürlük azap olmuş. Telefonumdaki tüm şarkıları sırasıyla ezberlemiş, otobüsteki filmlerin hepsine göz gezdirmiş, oyunlarını oynamış, gıybetin dibine vurmuş, kekleri çayları sömürmüş, boş boş yolları izlerken kendimi bulduğum zamanlardayız. Rastgele apple store da dolaşırken ''Kitap mı okusam acaba, var mıdır öyle bir uygulama,'' deyip Wattpad'i indirdiğim an dün gibi aklımda. Neden mi aklımda? Çünkü o yaşıma kadar, 3 tane seri okumuş bir insandan bahsediyorum.
Ortaokulda Harry Potter, Lise de Yüzüklerin Efendisi, Üniversitede de Pucca...
İndirdim gün Wattpad'i açmadım bile. Kitap okuma isteğim indirene kadarmış siz düşünün. Sonra ki git-gellerim de dayanamadım, karıştırmaya başladım. İlk anda 5 (Beş) kitap seç dedi. Hiç okumadığım ve fenomenleşince ''Aaa ben bunu kütüphaneme eklemişim,'' deyip yine okumadığım 5 kitabı kütüphaneme koydum. (Sadece ismini vermeyeceğim 1(Bir) tanesine göz gezdirdim. O da sistemin nasıl işlediğini anlamak için. Onda da sıkıldığımı itiraf etmeliyim.) Telefonumda yer kaplıyor diye silmeyi düşündüm. Allah'ın hikmeti hep son anda bir şey çıktı vazgeçtim.
O sıralarda da yüksek lisansta 'Film mekanları organizasyonu' diye bir ders alıyorum. (Ceanan'ın zoruyla :)) Bir film mekanını dekore edeceğiz. Bunun için karakterler ve bir hikaye gerekli. Ufakta bir senaryo. Kurtuluş Hoca yazın dedi. Başladık yazmaya. (Karanlık Aşk'ın ilk temeli o sıralarda atıldı yani.) Ertesi ders hoca yazdıklarımızı topladı, sınıfta okumaya başladı. Eleştirdiği yerlerde oldu tabi ama genel olarak benim hikayemi sevdi. ''Yaz bunu bir yerde, devam ettir,'' dedi. Ik mık ettim. Çünkü çevremdeki insanlardan birinin özel hayatına birazcık girmiş olabilirdim ve nasıl bir tepki vereceğini bilmiyordum.
Birkaç gün geçti. Benim aklım fikrim hocanın söylediklerinde. Yazsam mı yazmasam mı? diye diye bir bakmışım, özel hayatına girdiğim arkadaşıma fikrini soruyorum. Başta biraz garipsedi tabi. Tedirgin oldu. Sonra ''Yaz be! Ben yaşayamadım bari okuyayım.'' dedi. Bir baktım Wattpad'de hikaye oluşturma kısmındayım.
Birkaç saat hikaye başlığı düşündüm. O sıralar da Skins adında bir dizi izliyorum. Arkadaşımla, dizideki bir karakteri çok benzetince, başlığı ''EFFY'' yaptım, açıklamayı yazdım ve ilk bölümü koydum. Yaklaşık 1 saat geçti geçmedi, ''Bu kadar kitap arasından kim okuyacak be!'' diyerek hikayeyi sildim. Birkaç gün geçti. Arkadaşım ne yaptığımı sorunca, hikaye tekrar aklıma düştü. Yazsam mı yazmasam mı derken bir baktım yine Wattpad başındayım. Yine hikaye adı düşünüyorum. (Bu konuda gerçekten berbat olduğumu itiraf etmeliyim. ''Aman be, kim okuyacak zaten koy gitsin bir ad,'' diyerek o malum adı koyduğum güne lanet olsun.)
Koydum adını, yaptım açıklamasını, yükledim ilk bölümü. Dayanamadım bir bölüm daha patlattım ardından. Baktım sevmeye başladım bu yazma işini, bir bölüm daha... Yazdıkça yazasım geliyor. Karışan yok, eden yok nasılsa. Okunsa ne olur okunmasa ne olur diyorum, ne imlaya bakıyorum, ne mantık hatalarına, sadece yazıyorum. İşi gücü bıraktım. Okulu sallar oldum. Evde, işte, okulda, otobüste, metroda, metrobüste, yürürken, dururken, arkadaş ortamında, kulüpte partide... Baya her yerde bölüm yazıyorum. (İlham perim baya yollu herhalde. Her yerde yazıyordum.) Öyle öyle bir baktım her gün bölüm koymaya başlamışım. Hatta bazen kendimi kaptırıp iki üç bölümü aynı gün koyuyorum. Hey gidi hey, hayatın yaşanılası zamanları...
Okunmasına, beğenilmesine hiçbir zaman bakmadım. Hatta mesajlar gelirdi. E-mailimde bıla bıla olduğu için, okudum ama beğenemiyorum diye. Bende ''Canın sağ olsun'' der geçerdim. Beni bir tek yorum ve mesaj kısmı ilgilendiriyordu. Çünkü karşımdaki insan önemsemiş ve düşüncelerini yazmıştı, cevap almamayı hak etmiyor diye düşünüyordum. (Haftada iki günü sadece mesaj cevaplamaya ayırıyordum. Bazen sabahlara karar sürüyordu ama mesaj kutusundaki son mesaja kadar hepsine cevap veriyordum.)
Öyle öyle Karanlık Aşk'ın ilk kitabını bitirdim. Benim için o sayfa kapanmıştı. Başka bir hikaye yazmaya karar verdim; Ana Dilim Aşk. Birkaç bölüm koydum ama gelen mesajlar hep Karanlık Aşk yönünde. Yalvaranlar, ikinci kitap çıksın diye ağlayanlar. Kitaba baktım. Daha okunması 1 milyon olmamış ama okuyan kesim benim için o kadar değerli ki... Düşündüm bir gece. Yeni hikayem içinde hevesliyim ama bir yandan da okurlarımı kırmak istemiyorum. Ne yapsam ne etsem derken aklıma bir fikir geldi.
''Okunma sayısı 1 milyon olsun, ikinci kitaba başlayacağım.''
O sırada düşünüyorum ki; Okunma sayısı hemen artmaz, bende o sırada ADA'ya bölümleri koyarım. Nerdeeeee... Sanki herkes duyuru yapmamı beklemiş gibi, hikayenin okunma sayısı iki-üç günde 1 milyon oldu. Aldı beni bir telaş... Sözümü tutup ikinci kitaba başlamam lazım ama yeni hikayeye koyduğum bölüm sayısı iki elin parmaklarını geçmez. Onu seven okurları da yarı yolda bırakamam. Sanki üçyüzaltmışbeş çocuğumla sokakta kalmışım. Öyle bir acı, öyle bir dram...
Sonra aklıma bir fikir geldi. Sıvadım kolları... Bir gün Karanlık Aşk 2, bir gün Ana Dilim Aşk'a bölüm koya koya ilerledim yoluma. Bir süre sonra fark ettim ki, ben mutlu, sen mutlu, herkes mutlu, Lerzan Mutlu olmuyormuş. Koyduğum bölümler çok özensiz. Okurlar sevse de benim içime sinmiyor, düzenlemek istiyorum. Böyle olmayacak dedim. Önceliği K.A'ya verdim. O bitince ADA'nın bölümlerini düzenler, yazmaya devam ederim diye düşündüm.
Bölümleri seri bir şekilde koydum. Hikayeyi bitirdim. ADA'yı düzenlemeye alamadan aklıma başka bir kurgu geldi. ''Şah Mat'' Ama nasıl heyecanlandım hikaye için. Yazmalıyım diyorum başka bir şey demiyorum. ADA'yı yine geri plana attım. (Resmen üvey evlat muamelesi yapmışım hikayeye.) Şah'ı yazmaya başladım ama bilin bakalım ne oldu? Mesaj kutum üçüncü kitap isteyenlerle doldu taştı. DEJAVU. Bu sefer beklemedim. İki kitabı da aynı anda götüremeyeceğimi bildiğim için, direk K.A.3'e yöneldim.
Ara ara ADA'ya bölüm atmalarım dışında neredeyse her gün 3. kitaba bölüm koydum. Bu arada diğer iki kitabın okunması serinin de serisi şeklinde artıyor. Karanlık Aşk 3'ün bitmesine yakın mesaj kutum alışık olmadığım maillerle dolmaya başladı. Soyad yerinde yayınevi yazan bir ton mesaj. Başta birileri dalga geçiyor sandım. Sallamadım. Zaten hikayelerimi kitap yapma gibi bir derdim yoktu. Her zaman film ya da dizi olmalarını istiyordum. Sonra okurlarımın birkaç muhabbetine şahit oldum. Bazı yazarlara yayın evleri teklif götürüyormuş da kitapları basılıyormuş. Bana nasıl gelmezmiş...
''Geldi ama ben umursamadım.'' dediğim an hepsi şok tabi (İçlerinden salak diyenlerde olmuştur :) İlk şoku attıktan sonra kitap olsun diye ısrarlar başladı. Sonra o ısrarlar, kitaplarımın okunma sayısı gibi hızlı bir şekilde artmaya başladı. Artık baskı mı hissettim yoksa çok istediklerini mi gördüm bilmiyorum düşünmeye başladım. Daha önce hiç bilmediğim bir sektör, ne kazanırım, ne kaybederim düşün düşün bir bakmışım o piti piti yapıyorum. Gelen yayın evlerinden en çok bilinenlerden birinin (Adı lazım değil baş harfi 'E' ) mesajına cevap verdim. Hemen dönüş yaptılar, yayın evine davet edildim. O hızdan başım döndü diyebilirim. İçimden de hala bu işte bir ipnelik var diyorum. (Hoş sonunda ipnenin kim olduğu belli oldu da neyse oraya değinmeyeceğim.)
Sözde tanışmak için yayın evine gittim. Onların amacı başkaymış. Önce tatlı tatlı muhabbete başlandı. Wattpad'de sence hangi hikayeler güzel dendi. O sırada aklıma tek bir hikaye geldi. Meğer adamlar sıradaki avlarını bulmak için soruyorlarmış. O hikayeye anında teklif götürdüklerinde anladım. Neyse böyle konuşurken bir anda önüme sözleşme konuldu. 3 kitabımı da kendilerine bağlamak istediklerini söylediler. Okumaya fırsat bile bırakmadılar diyebilirim. Daha ne olduğunu anlamadan imzayı atmış bulundum.
Yayınevinden çıkışım var görmeniz lazım. Elimde bana verilen sözleşme... Boş boş bakıyorum. Annem falan arıyor, diyorum yazar oldum ben. Hepsi şaşkın. Çünkü o ana kadar hikaye yazdığımdan bile bi haberler. "Sen sayısalcısın, ne alaka yazarlık?" diyorlar. Haklılar da... Okul hayatım boyunca kısa hikayelerde derecelerim oldu ama onlara göre hep öğretmenlerimin katkısıydı. Babam kendiyle övünüyor. "Ben lisede edebiyat okudum. Bu yetenek geçse geçse benden geçmiştir" diyerek :)
İlk şoku üzerimden attıktan sonra yayınevinin benden istediklerini hazırladım ama günler geçti beni arayan soran yok. Elimdeki sözleşme olmasa kendi kafamdan uydurduğumu düşüneceğim öyle bir sessizlik. Dayanamadım, yayın evine mail attım. Sağ olsunlar hemen dönüş yapıp toplantıya çağırdılar ama ben bir terslik olduğunun farkındaydım. İşimi gücümü bırakıp gittim yine ayaklarına...
Önce derin bir sessizlik oldu. Sonra hazırladığım hikaye yerine diğerlerinden birini ilk olarak basmak ve beni okurlara sevdirmek istediklerini söylediler. Sanki dünyanın en büyük pisliğini yapmışım da beni topluma kazandıracaklar...
Devamında ne mi oldu?
Başka bir yazıda da onu anlatırım :)
TÜRKİYE’DE MİMARLIK ZOR!
Bu başlığı açmak öyle üzücü ki…
Bu cümleyi ilk babamdan duydum. Hem de iki kez. Birincisi üniversite sınavının
ilk senesinde tercihlerimi yapmak için konuştuğumuzda, ikincisi ise Bilkent
Üniversitesindeki burslu eğitimimi yarıda bırakıp gizli kapaklı girdiğim
sınavdan mimarlık fakültesiyle çıktığım sırada…
“Türkiye’de mimarlık zor kızım. Hakkını alamazsın, canla başla çalışırsın da
emeklerini göremeyecek kadar kör insanlarla doludur çevren.”
O sıralar abarttığını düşünüyordum. Sonuçta senelerdir bu piyasadan ekmek
yiyen, evlatlarının bir dediğini iki etmeyen, sadece kendi ailesine değil
çevresindeki tüm insanların imdadına yetişen bir babanın kızıydım ben. “Ne
kadar zor olabilirdi ki?” diye düşünüyordum hep ama şu sıralar anlıyorum ki:
Türkiye’de Mimarlık ZOR!
Ve ben bir süper kahramanın kızıyım.
İsmim Tuğçe Aksal. 40 küsür yıldır mimarlıkla uğraşan bir aileden gelen, yani
doğduğu andan itibaren A’dan Z’ye mimarlık aşılanan, o sevgiyle büyüyen,
hayallerle yoğrulan ve bunların ışığında okullarını dereceyle bitiren bir
mimarım. Birçok alanda aldığım ödüllerle yeteneğimi de kanıtlamış bir mimar ama
kendi sınırlarımdan çıktığım an, akıntıda kaybolan bir yapraktan farksızmışım.
Ne yeteneğim, ne başarılarım ne de yapacaklarım umurundaymış piyasanın. Sizin
bir şehirden başka bir şehre neden gitmek zorunda olduğunuz, önceki işinizden
neden ayrıldığınız ya da kendinizi geliştirmek için ne kadar çabaladığınız
zerre kadar önemli değilmiş işverenler için. Varsa yoksa cebimden az para
çıkarak nasıl daha çok iş gücü sağlarım. Komik değil mi? Emeğinizin karşılığını
isteyin bir de… Karşı tarafın kahkahaları nasıl çınlıyor kulaklarınızda.
Bir anekdotla açıklayayım:
Okulumdan mezun olur olmaz, memleketime döndüm. (Ki diploma derecemden dolayı
Büyükşehirlerde bulunan birçok şirket, o zamanlar bana teklifte bulunmuştu. Şu
an onların asıl amaçlarını daha iyi anlıyorum.) En acı tecrübelerden en tatlı
mutluluklara geçişin nasıl gurur verdiğini senelerce çalışarak öğrendim ve bu
tecrübelerim beni gerçek anlamda bir MİMAR yaptı.
Ama maalesef ki bunun kendi sınırlarımın dışında hiçbir anlama gelmediğini de
yaşayarak öğrendim. Özel sebeplerden dolayı şehir değişikliği yapmak zorunda
kaldım. Freelance birçok iş yaptım ama hayatımı düzenli bir hale sokmak için
bir işe girmem gerektiğinin de farkındaydım. Tonla iş başvurusunda bulundum.
İstenilen tüm kriterleri taşımama rağmen geri dönüşler başvurularımın yarısı
kadar bile değildi. Görüşmelere olması gereken gibi gittim: Hazırlıklı, tam
donanımlı, etkileyici.
Öyle de oldu zaten…
Tüm görüşme süresince olumlu, hayran olduklarını dile getiren, toplantı
süresini uzattıkça uzatan işverenlerin konu işe alıma geldiğinde “Piyasa çok
kötü. Senin statündeki birine biz istediği maaşı veremeyiz, versek de sen kabul
etmezsin zaten,” cümleleri görüşmeyi bitiren nokta oldu. Bana ne kadar maaş
istediğim ya da teklif ettikleri maaşı kabul edip etmeyeceğim bile sorulmadan
hem de.
“Sana vereceğim maaşla 2-3 yeni mezun alabilirim.”
Bu cümleye sevinsem mi üzülsem mi bilemiyorum. Donanımlı olduğum için işe
alınmıyorum. İşe alınırsam da hak ettiğimin yarısı kadar bile para alamıyorum.
Ülke bu hale mi geldi gerçekten? Bütün iş başvurularında donanımlı çalışan
arayıp, gerçekten bulduğunda sırf hak ettikleri parayı vermemek için elinin
tersiyle itmek fazla İRONİK değil mi?
Türkiye’de Mimarlık zor ama benim hala umudum var!
Sanırım bu yazının da ironi kraliçesi benim ☺
24 Ocak 2018 Çarşamba
Çizer çizer dediğin nedir gülüw, ben senin için uykusuz kalmayı göze almışım...
''Mimar nedir? Mimarlık nedir? Mimar olmak için ne yapmak gerekir? Hangi okul tercih edilmelidir? Bahsedildiği gibi mimarlık okumak zor mudur? Mimarlık mezunu olunca ne olur? İç Mimarlığın, Mimarlıktan farkı nedir? Geçmişte mimarlık nasıldı şimdi nasıl?'' gibi soruların klasik cevaplarını google amcadan bulabilirsiniz. Burada tecrübeyle sabit, yaşanmışlıkları okuyacaksınız.
O halde hazır mıyız?
Öncelikle beni tanımayanlar için, bir kere daha altını çizmek adına, (Tanrı şahidim olsun ki ☺) ; Ben bir MİMARIM ve İÇ MİMARLIK üzerine yüksek lisansımı tamamlamak üzereyim. Yani iki mesleğe de hakim biri olarak yazacağım. Eğer sorularınız olursa, yorum kısmında cevaplayacağım.
Evet, o zaman başlayalım.
Babam ve annem 44 yıllık mimarlar. Anlayacağınız kendimi bildim bileli mimarlık, mühendislik, inşaat gibi kavramlarla iç içe büyümüş biriyim. Yaşıtlarımın oyuncaklarla oynadığı zamanlarda, ben o binadan diğerine atlarken ayakkabı bağcıklarımı bağlıyordum :) Çimento taşınan el arabalarının içine oturup ''Abla uçur beni'' diye bağırıyordum. Bulduğum tahta parçalarına, arakladığım çivileri çakıp insanlık için derme çatma ama benim için dünyanın en havalı evlerini yapıyordum. İşçilerle yemek yer, kalfalarla şakalaşır, ustalara nanik yapardım. Beton dökümü olduysa mutlaka bir gülücük izi bırakırdım. Çok güzel bir çocuğun ardından geleceğimi bu meslek üzerinden devam etmeye karar verdim.
Ben vermiştim de, babam ve annem pek oralı olmamıştı. Nedenleriyse, notlarım yüksek olsa bile ders çalışma konusunda çok disiplinsiz oluşumdu. Onlara kızmıyordum. Dışarıdan bakan bir göz için, böyle düşünmeleri çok normaldi. Çünkü sınava hazırlanırken yatak odamdaki televizyonum her zaman açık, bunun yanında laptopum internetten bir saniye bile ayrılmaz, telefonum zaten susmaz, mini buzdolabım 24 saat hizmette ve tabi ki abur cubur dolabım her daim benimleydi. Onlara göre kucağımdaki test kitabından ne derece yararlanabilirdim ki?
Doğru. Eğer dikkati çabuk dağılan ya da okulla alakası olmayıp evdeyken açığı kapatmaya çalışan biri olsaydım, bu düşüncelerine 'Bende Varım' derdim ama onların geç fark ettiği şey, benim dersimi her zaman derste öğrendiğim, o gün gördüğüm derslerin hiçbirinden kafamda soru işaretiyle ayrılmadığımdı. Haliyle zaten tüm soruların cevapları kafamın içindeyken kucağımdaki test kitabı benim için sadece egzersizdi. Matematik ve geometriyi sırf eğlenmek için çözüyordum. Su doku gibi... :)
İlk sene (Yalan olmasın tam hatırlamıyorum. Zaten sistem falanda değişti.) yüksek bir puan aldım. ''Bekle beni mimarlık, sebaha kadar dens yapmaya geliyorum.'' diye kendi kendime cukka cukka yaparken, babam ''Mimar olamazsın. Sende o disiplini görmüyorum. Tüm projelerin benim üzerime kalacak.'' dedi ve mimarlık harici saçma sapan ne kadar bölüm varsa (Bir tanesi hariç) yazmama izin verdi. (13 tercih yapmıştım hiç unutmuyorum. İlk dördü tıptı ve ben hastalıktan çok korkan, hastaneye gittiğinde sırf hastalık bulaşmasın diye nefes almayı bile reddeden biriydim. Tıp dediklerinde oyun oynayan ve çenesi yüzünden kaybeden bir Tubu.) Sonra ne mi oldu? O babamın izin vermediği tek bölüm, ablam ve sevgilisinin gazına gelerek yazdığım o bölüm, sırf başlara yazma gafletinde bulunduğum için bana Hadise'nin yaptığı gibi ''Gel bana, bana gel, gel bana'' yaptı.
Bilkent Üniversitesi İngilizce İşletme Bölümü (Burslu)
Canım babamda ''Ben sana yazma dedim. Yazdın, kazandın. Hadi bakalım şimdi git, oku da görelim.'' dedi. Yiğitliğe bok mu sürcem? ''Okurum tabi nan'' dedim vurdum kapıyı çıktım. Sonra bir ışık gördüm. Biri bana gel, gel... Kendime bir geldim. Boynuma kadar alçıdayım☺ (Bkz: Cm Ylmz'ın esprilerine bayılıyorum yea)
Bu kısmı kısa geçelim.
Bilkent Üniversitesi'ne gittim gitmesine. İlk seneyi de başarıyla sonlandırdım. Çok güzel bir üniversite hayatı yaşadım, deli dolu bir çok insanla tanıştım. Çok kafa arkadaşlar edindim. Girmediğim ortama kalmadı. Ankara'nın altını üstüne getirdim. Üniversite özgürlüğü dedim sağa sola kaçtım, gezdim, dolaştım ama yok anam yok. Aklım fikrim mimarlıkta. İşletme bölümü ağzıyla kuş tutsa ''Ama bu serçe, ben martı istiyorum.'' derim o derece yani.
Sonra araştırmalara başladım. Bilkent Üniversitesi gibi bir okuldan da ayrılmak istemiyordum ama maalesef ki o yıllarda bünyesinde sadece 'İç Mimarlık' bölümü vardı. Benim olmak istediğim sıfat mimardı. Bu yüzden 2. senemde aileme ''Kendimi denemek için sınava gireceğim. Bakalım unutmuş muyum bildiklerimi?'' deyip üniversite sınavına kayıt yaptırdım. Bir yandan okuluma gittim. (Şimdi sınavı kazanamazsam falan elimdeki bulgurdan da olmayayım dedim.) Diğer yandan eve gelip test çözdüm.
Öyle öyle sınava girdim. İyi bir puanda aldım. Döşedim tercihlere mimarlıkları. Kazandım mis okulumu. Babama da ''Ben Bilkent'i bırakıyorum. Mimar olacağım'' deme cesaretinde bulundum. Bundan sonraki birkaç haftayı tam hatırlamıyorum. Kafama nasıl sert darbe aldıysam jıofdsjfdgjdfklgfdkl (Şaka tabi ki) Ama babam her zamanki otoritesini konuşturdu ve ''Hele sen benden yardım iste, ben sana asıl o zaman soracağım okul bırakmayı'' dedi. Bende ''Senden korkan senin gibi olsun'' dedim. (Kendime oynadım aslında. Çünkü babam çok başarılı bir mimardır.)
Mimarlık serüvenim başladı.
Kayıttan sonra üniversiteyi araştırdım. Öğrenci gruplarına sızdım. Benim dönemimdekileri buldum. Okul başlamadan kendime oradan arkadaş ortamı kurdum. (Tabi yalnızca biri canım ciğerim oldu, diğerleri okul biterken yüzüne bakmadığım tayfaydı.)
Okulun ilk günü heyecanla gittim. (Öncelikle şu olay bir üniversite efsanesidir arkadaşlar. Okulun ilk haftası ders olmaz. Oluyor anam. Oluyor bacım. Oluyor gardaşım. Tanışmayla başlayıp, dersi tanıtayımdan giriliyor sonra bir bakmışsın dersin içindesin. Alınan yoklama da cabası. Bu yüzden siz siz olun. Okulun ilk haftası da mümkün olduğu kadar derslere gitmeye çalışın. Özellikle hocalar, ilk hafta okula gelenlerin isimlerini kolay kolay unutmuyorlar. Benden söylemesi ;)
Sınıflar kocaman, masalar olabildiğine büyük geldi. ''Tamam,'' dedim. ''Ben mimarlık bölümündeyim.'' Teker teker hocalar geldi gitti. Almamız gereken malzemeler söylendi. O sıra böbreğimi satsam bir senenin masraflarını karşılar mıyım diye düşünüyorum tabi. (Mimarlık gerçekten masraflı bir bölüm arkadaşlar bunu bilin de gitmeden önce) Başa gelen çekilir diyerek, gittim aldım en kalitelilerini. (Öyle de takıntım vardır işte. Olacaksa en iyisi olsun, 5 kuruş fazla olsun.) Doldurdum o koca çantanın içine hepsini. (Dışarıdan bakıldığında havalı duran o çantaları, taşıması öyle zor, öyle zahmetli ki. Bunu yaşayınca anladım. Allah'tan benim okulum evime yakındı. O çantalarla metrobüse binen, 3 kişilik yer kaplıyor diye dayak yiyen arkadaşım var benim. Sağım solum sobe diyerek, önüne gelene çantanın bir yanını sokman da cabası. Hey gidim hey!)
Dersler başladı. Her bölümde olduğu gibi, ilk sene genelde mesleği tanımaya, öğrenmeye ve eğlenmeye dayalıdır. Böyle kara kalem çalışmaları mı yapmadık, noktalarla binalar mı oluşturmadık, pahalı marka keçeli kalemlerle ortaya sanat mı çıkarmadık. Neler neler...
Anlayacağınız ilk sene mimarlık ''İyi ki gelmişim buraya be!'' dedirtir insana. Çizdiğin şeyler dünyanın en basit şeyidir, senden beklenen şeyler sınırlıdır. Dersler genelde laylaylom geçer. Bir tek fizik ve matematiği sevmiyorsan ''Statik, Mukavemet, Betonarme'' üçlüsü ağır gelir insana. Onlar da azcık bilgi, azcık dayanışma gücüyle gül gibi geçer gider.
İkinci sene, ilk senenin gazıyla gelip bırakmanın eşiğine kadar geldiğin zamanlardır. Bir anda dersler ağırlaşır. Sanki senelerdir bu işin içindeymişsin gibi bir beklentiye girer hocalar. İlk seneki gülümseyen bakışların ''Bir daha ki sene görüşürüz,'' demek olduğunu anlarsınız. (Siz oraya bir küfür ekleyin.)
Sürekli ödev verilir, proje istenir, maket beklenir, sunum gözlenir. Sorgulamaya başlarsınız. Mimarlık neydi? Mimarlık emekti...
Eğer bu süreci başarıyla atlatabilirseniz ''Bir tatlı huzur almaya geldim'' zamanlarına geçersiniz. 3. sınıf... Genel olarak okulu anlamış, dersleri kavramış, hocaları ve arkadaşlarınızı tanımış olursunuz. Kendinizi mesleğin içinde hissetmeye başlar, böyle havalanırsınız. Koltuklarınızın altı kabarır falan, soranlara Mimarım deme eşiğine gelirsiniz. Daha fazla araştırma yapar, kendimi daha çok nasıl geliştiririm de diğerlerinden daha iyi bir mimar olurum telaşına kapılırsınız. Çünkü o an fark edersiniz ki, aslında etrafınızdaki herkes sizin gelecekteki rakipleriniz. Dersler ikinci seneye göre size daha hafif gelir. (Belki de Nirvana'ya ulaştığınız için daha fazla acı hissetmiyorsunuzdur. Kim bilir?) Hocalarla aranız daha iyi olur, proje dersleri daha verimli ve eğlenceli geçer. Sizden isteneni biliyorsunuzdur. Onlar sizin yapabileceğiniz şeyleri biliyordur. Beklenti büyük olsa da, anlayış vardır. Maketleri dışarıda yaptırmanıza izin verilir. Çekilen kopyalara biraz daha göz yumulur. Ödevler öldürmez sadece süründürür. Güllük gülistanlık bir seneden sonra Mimar sıfatına bir adım kalan sınıfa geçersiniz.
4. ve Son sınıf.
Bu sınıf her zaman en zoru olarak düşünülür. Külliyen yalan. Bir kere hocalarınız sizi artık meslektaşı olarak görmeye başlar. Üç senenin verdiği birikimle daha kaliteli ürünler çıkarırsınız. Hatta ilk sene yaptıklarınıza ''Bu ne be?! Evlat olsa sevilmez.'' muamelesi yaparsınız. Dersler yok denecek kadar azdır. Ödevler neredeyse yoktur. Bir tek varınızı yoğunuzu vereceğiniz ''BİTİRME PROJESİ'' vardır ki, günü gününe çalışırsanız, hocalarınızın görüşlerini dikkate alırsanız çok kolaylıkla halledebilirsiniz. Öyle sağda solda büyütülecek bir iş değil inanın bana...
Mesela ben, bitirme projesini sunumlardan haftalar önce bitiren, arkadaşlarım ''Uykusuz her gece'' diye şarkı söylerken ''Uyusun da büyüsün ninni,'' diyen biriydim. Bir çoğu 'Sıçtın Mavisi' ni görürdü. (Sabahlamak anlamına geliyor.) Ben sırf o mavinin anlamını öğrenmek için bir gece oturup beklemiştim. Hiçbir şey yapmadım ha... Sadece o mavi nasıl mavi diye, uyumadan bekledim. Bildiğin sabahın ilk ışıkları olduğunu görmek, benim için çok büyük bir hüsrandı. Daha havalı bir şey beklemiştim oysa ki...
Eğer heyecanlı, stresli bir yapınız yoksa veya projenizi tamı tamına kendiniz düşünüp, tasarlayıp, çizdiyseniz proje sunumlarınız da çok kolay geçer. Evet juri sizi zorlamak adına her şeyi yapar. Öyle sorular sorarlar ki... Hatta bazen kendinizi 500.000 TL'lik soruya gelmiş gibi hissedersiniz ama tüm olay sizin beyninizden çıktığı için, sizin ürününüz olduğu için, her şeye verilecek bir cevabınız olur. En kötü söylenilen şeyleri aklınıza not eder, bir sonraki juriye ona göre hareket edersiniz. Başka birine yaptırma gafletinde bulunduysanız da, dört yapraklı yonca arasanız iyi olur.
Çünkü şu bir gerçektir.
Juri, kimin ne mal olduğunu, kimin hangi projeyi yapabileceğini, kimin çalıntı kullandığını şak diye anlayabilir. İnanın biz giderken onlar patinaj çeke çeke geziyorlar. Eğer ortada bir emek varsa, hiçbir zamanda onu karşılıksız da bırakmazlar. Demem o ki, siz elinizden geleni yapın. O mesleği elinize vermeyecek adamı biz döveriz :)
Üniversitesinden 2. mezun olan Mimar Tuğçe Aksal.
Bu uzun konuşmayı özetleyecek olursak,
** Mimarlığın havalı bir meslek olduğu gerçektir. Mimarım dediğinizde herkesin yüzünde hayran bir ifade olur. Belediyeler hariç. Genelde oradakiler mimarlardan daha havalı olduklarını düşünürler, böyle üstten üstten bakarlar, artist artist konuşurlar falan. Bkz: Treji komik
** Eğer gönlünüzden mimarlık geçiyorsa, mimar olmak hayalinizse ilk sınavı geçmiş oluyorsunuz. Diğer türlü, sırf cafcaflı bir bölüm ya da toplumda saygınlığım olsun diye yazanların hali ortada. Ya okulu bitiremiyorlar ya da bir tür çin işkencesi olduğunu düşünüyorlar.
** İç mi dış mı sorularına çok fazla maruz kalırsınız. İlk seneler herkese onun dış değil sadece mimarlık olduğunu açıklamak için uğraşırsınız. Sonra ise, koy totosuna rahvan gitsin dersiniz.
(Dış mimardın demi sen? Bizim bir arsa var. Sence oraya kaç kat çıkar?)
(He amca he, dış mimarım. Söyle bakayım hangi tapu senin.)
** Çevrenizdeki herkesin mimar olmasına hazır olun. Özellikle iç mimarların durumu bu yüzden içler acısıdır. Herkes dekorasyon uzmanı kesilir başınıza. Şu cümleyi de duymanız çok olasıdır. (Tuvaleti az küçültsek, mutfağı da salona versek de oraya bir oda koysak. Bkz: Bir mimarın Bir müteahhitle imtihanı.
** Hayal gücünüze güvenmeniz gerekiyor. Mimarlık bir sanattır. Mimar bir tasarımcıdır. Klasikten uçuk kaçık hayallere giden bir serüvendir bu. Hayal gücünüz ne kadar güçlüyse, tasarım yönünüz o kadar başarılı olur.
** Ve tabi matematik ve fizik. Bu yönlerinizin güçlü olması gerekiyor. Çünkü bir binanın taşınmasını inşaat mühendisinden önce mimar hesaplar, ona göre tasarlar ve çizer. Tasarımlarınız genelde hep bir hesap gücüne dayanır.
** Mimarlık = El Çizimi kavramı yerini Çizim Programlarına bıraktı. Bundan seneler önce olsa, el çizimi gerçekten önemli derdim. Çünkü projeler elle çiziliyor, elle sunuluyordu. (Keşke o zaman mimar olsaydım.) Artık devir teknoloji devri. Evet okulda, özellikle 1. ve 2. sınıfta elle çizdiğiniz projeleriniz tabi ki olacak ama daha sonra sürekli bilgisayar başında gözlerinize işkence edeceksiniz. Sabahlara kadar render bekleyeceksiniz. Sunumları projeksiyonla yansıtacaksınız falan. Anlayacağınız teknolojiniz ne kadar iyiyse, mimarlığınız o kadar iyi görülecek. Tabi ki, El yeteneğinizin olması büyük bir artı. Çünkü ilk etapta tasarımlarınızı eskizlerle karalıyorsunuz. Ne kadar okunaklı çizim, karşındaki müşteriye o kadar kolay sunum ama üzgünüm ki günümüz mimarlığının olmazsa olmaz noktası değil.
** Mimar olmak için disiplinli olmaya gerek yok. Plan olabilir ama disiplin gibi katı bir kurala hiç gerek yok. İnanın bana uykusuz kalmaya da... Eğer dersleri takip eder, verilen görevleri o gün içinde hallederseniz çok rahat bir okul dönemi geçirirsiniz. Çünkü hocanızı tanırsınız, ne istediğini bilirsiniz, tüm çalışmalarınızı ona göre yaparsınız. Evet bazen her şey üst üste biner, bazen hocanız projelerinizi beğenmez, son dakikaya kadar çalışmak zorunda kalırsınız ama söylediğim şeyler hala geçerli. O düzeni oturtursanız, sabahlamaya da uykusuz kalmaya da, hele de kalacağım diye dertlenmeye hiç gerek yok. Çünkü üniversite hocaları, dersini kaçırmayan öğrencilerinin hiçbir zaman hayatı kaçırmasına izin vermez. (Ha arada numunelikler çıkabilir. Egoları mesleklerine ağır gelir falan. Onları da Allah'a havale etmesini öğreniyorsunuz zamanla.) Genelde sıçtın mavisini gören, uykusuzluktan yakınanlar, okula, derslere uğramayan veya ödevleri, projeleri, kısacası dersleri hep sonraya erteleyen mimar adaylarıdır. Aman siz onlardan olmayın.
** Gözlerinizin bozulacağı, hafif hafif kamburunuzun çıkacağı, saçlarınızın döküleceği, oranızın buranızın ağrıyacağı bir gerçek maalesef ki. Kağıt kesiklerinin, maket bıçaklarının verdiği acılardan bahsetmiyorum bile...
** Mimarlık öyle bir meslek ki, geride kalmamak, rakiplerinizi bertaraf etmek için sürekli kendinizi yenilemelisiniz. Çünkü her sene mezun olan mimarlar bir araya gelsek, dünyayı ele geçirebiliriz. O derece çokuz. Bunların arasından sıyrılmak ve dikkat çekmemiz gerekiyor. Bu sadece okulu dereceyle bitirmekle olmuyor maalesef ki (Tabi o büyük bir artı) Sürekli araştırma halinde olmalı, örnekler görmeli, konferanslara gidip bilgi sahibi olmalısınız. Sürekli yeni bir çizim programı çıkıyor ve her firma farklı bir programı bilmenizi istiyor. Özellikle iş değiştirirken bocalıyorsunuz. Bu yüzden genel olarak hepsinden bilginiz olmalı ama en az 3 tanesinde profesyonelleşmelisiniz. (Özellikle 3 boyut programları çok çok çok önemli.)
** Eğer geleceğinizi akademik düşünmüyorsanız (Yani ben doktora yapayım, asistan olayım, profesör olayımda derslere gireyim gibi) yüksek lisansa hiç bulaşmayın. Okul hayatı size çok fazla bir şey katmıyor maalesef ki. Öğrendiğiniz her şey teknik. Asıl okul gerçekten iş hayatı. Bu yüzden mezun olduğunuzda iyi düşünün. Piyasa mimarı mı olacağım yoksa akademik mimar mı?
** Mimarlık çok çeşitli bir meslek dalı. Eğer mimar olursanız, binanın dışını, içini, çevresini, bir mahalleyi, bir şehri düzenleyebilirsiniz ama diğer mimarlık dallarını seçerseniz çalışma alanınız bir hayli kısıtlı olur. (Mesela iç mimarsınız, bir binayı komple tasarlayamazsınız. Tasarlanmış bir yapının içindeki bir veya birden fazla bölümü tasarlarsınız. Peyzaj mimarısınız, binalara dokunamazsınız. Sadece binaların etrafındaki alanları (Bağ bahçe çiçek böcek yol vs) düzenlersiniz gibi)
Gözünüz korktu mu?
Hala Mimarlık istiyorsanız, siz gerçekten başarılı bir mimar olacaksınız demektir.
3 Ocak 2018 Çarşamba
Kim ki bu Yazar - Çizer - Tubutubu?
Mimar bir ailenin, 2 Mayıs günü aralarına katılan küçük kızıyım. Otoriter gibi gözükse de ponçik bir kalbi olan bir babaya (Ramazan Oğuz), tam bir İstanbul Türkçesi uzmanı anneye (Afet) ve benden 4 yaş büyük olmasına rağmen genelde rolleri değiştiğimizi hissettiğim bir ablaya (Oylum) sahibim. 2022 yılında da hayatımdaki en büyük şansım, İyiki'm olan adamla (Furkan Emre) evlendim. Bu eşsiz aşktan doğan güzeller güzeli kızçemle (Kumsal Pera) de aile tablom kusursuzlaştı. (Allah'ıma çok şükür.)
Selanik (Drama) göçmeni olmamıza rağmen Edirne'de doğdum, büyüdüm. Ta ki üniversite için Ankara'ya gidene kadar... Okul hayatım film şeridi gibi gözlerimin önünden geçse, her seneye bir altın küre almam gerekiyor sanırım. (Sanırım burada birazcık ego kasacağım 😀) İlk ve orta okulu birincilikle, Fen Lisesini ikincilikle bitirdim. İnek miydim? Hayır. Sadece planlıydım. Ders zamanı ders, eğlence zamanı eğlence. Bu prensibim sayesinde çok rahat bir sınav dönemi geçirdim. Yüksek bir puan aldım ama maalesef ki, yanlış tercih kurbanı oldum.
Bilkent Üniversitesi İngilizce İşletme Bölümü...Ta ta ta taaaam! Sen git, kendini bildiğin ilk andan itibaren Özel Harekatçı ya da Mimar olacağım de. (Ne kadar tezat hayallerim varmış değil mi?Kimlerden kaynaklı olduğunu az çok bilenleriniz var şimdi :)) Milletle de, ''Club açacağım ben abi, ohhh paraya para demeyeceğim, binlerce dansöz var diyeceğim.'' diye dalga geç. Sonra abla ve sevgilisi ikilisinin gazına gel. Dünya sıralamasında ilk 5'e giren üniversitenin, en iyi bölümleri arasında gösterilen yeri sıralamada başlara yaz. (Dikkatinizi çekiyorum. Fen Lisesinden ikincilikle mezun olup, tek bir eşit ağırlık bölümü tercih eden ve orayı kazanan bir ben var, benden öte benden ziyade)
Şans mı? Kader mi? Şaka mı?
Babam da ''Madem beni dinlemedin, kazandın. Hadi bakalım git üniversitene...'' deyince, bana Ankara yolları gözüktü. Gözüktü ama benim aklım çocukluk hayallerimde kaldı. Babam ve annem kendi mesleklerinin zorluklarını ve benim rahatlığımı bildikleri için mimar olmamı istememiş,tercih yaptırmamışlardı. Ee özel harekatçılıkta benden geçmişti. (Açıkcası burada da bir noktada arkadaş kurbanı oldum, o döt kalkar mı denilerek :D ) Bari kazandığım bölümde en iyisi olayım dedim. Oldum da... Ama sadece 1 (Bir) senenin sonunda, Bilkent'te o dersten bu derse koşarken 'Ben mimar olmalıyım' aydınlanması geldi. (Mimarlık bir ışık olsa, kesin bana 'Gel gel' derdi. O derece.) Karar verdim ve hem okula gidip hem sınava hazırlandım. (Bkz: Dimyat'a pirince giderken evdeki bulgurdan da olmamak.)
Sonuç: Kavga gürültü mimar olmak için ilk adımı attım.
İlk dönem sonunda okul birincisi olunca aileme de 'keşke' demek düştü. Sonra dersler, sınavlar, projeler, maketler, sunumlar bıla bıla, güzel bir okul hayatını ikincilikle sonlandırdım. (Birinciliği de bir proje hocam sayesinde kaçırmıştım. Yaşıyor mu acaba? Umarım yaşıyordur, ölmüş adama sövmeyeyim şimdi.) Sonra iş hayatına başladım. Birkaç ay sonra okul hayatını özlediğimi fark edip okulumda yüksek lisansa başladım. (Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi'ne sevgi ve saygılarımla...) Hem işi, hem okulu aynı anda profesyonelce götürürken hayatıma hiç bildiğim bir profesyonellik daha ekledim.
Yazarlık.
Yüksek lisansta aldığım Film Mekanları Organizasyonu dersinde senaryo yazmamızı isteyen Kurtuluş Hoca'yla başlayan serüven, Wattpad platformunda devam etti. (2014 yıllarına geri dönme duası ender) Hikayelerim milyonlara ulaşınca yayın evlerinin dikkatini çekti ve mutlu son.
Yazar - Mimar - İç Mimar Tuğçe Aksal Karaoğlan oldu size.... Nam-ı diğer Yazar - Çizer Tubutubu.