15 Kasım 2020 Pazar

Yazmak ya da yazmamak... İşte bütün mesele bu.

Herkes parmaklarını kaldırsın. Şimdi merak ettiğiniz bir konuya parmak atacağız. Hazır mıyız?

                                                                  YAZARLIK

Son zamanlarda, özellikle Wattpad platformunun hızlı yükselişiyle bir çok gencin hayali oldu. Peki bu hayali kamçılayan şey, yazma aşkı mı yoksa popüler olma sevdası mı sizce?

Popüler olmak için yazanlar, şu andan itibaren bu postu okumayı bırakabilirler. Çünkü şimdi anlatacaklarım hayal gücünü somut olarak insanlara ulaştırmak isteyenler için faydalı olacaktır.

O zaman başlıyoruz :)

Bundan On iki (On iki) sene önce profesyonel yazar oldum. Daha önce hiç uzun soluklu bir yazı dizisi yazmamıştım. Genelde okul yarışmalarına Edebiyat Hocamın zoruyla katılır, dereceyle ayrılırdım. (Ne kadar mütevaziyim Allahım...) Fakat hiçbir zaman yazarlık yapmayı düşünmedim. Ne bileyim, ben mimarlığı seviyordum. Mesleğimle ilgili şeylerle haşır neşir olurken, başka bir şeyin ilgimi dağıtmasını istemedim. İstemedim de, isteyenler oldu; Yüksek lisansta aldığım bir ders, bana yazarlık kapılarını araladı. Sonuna kadar açmayı da Wattpad sağladı.

Hiç unutmuyorum. 2014'ün kasım ayındayız. Ben iş ve okul hayatını dengede tutabilmek için Edirne-İstanbul arası mekik dokuyorum. 'İnsanoğlu kuş misali' deyiminin vücut bulmuş haliydim. Benzin parası bütçemi zorlamaya başladığı için, mekik işlemini otobüslerle halletmeye başlamışım. Edirne'ye gidiş 3 saat + İstanbul içi dolaşım 2 saat = Ömürlük azap olmuş. Telefonumdaki tüm şarkıları sırasıyla ezberlemiş, otobüsteki filmlerin hepsine göz gezdirmiş, oyunlarını oynamış, gıybetin dibine vurmuş, kekleri çayları sömürmüş, boş boş yolları izlerken kendimi bulduğum zamanlardayız. Rastgele apple store da dolaşırken ''Kitap mı okusam acaba, var mıdır öyle bir uygulama,'' deyip Wattpad'i indirdiğim an dün gibi aklımda. Neden mi aklımda? Çünkü o yaşıma kadar, 3 tane seri okumuş bir insandan bahsediyorum.

Ortaokulda Harry Potter, Lise de Yüzüklerin Efendisi, Üniversitede de Pucca...

İndirdim gün Wattpad'i açmadım bile. Kitap okuma isteğim indirene kadarmış siz düşünün. Sonra ki git-gellerim de dayanamadım, karıştırmaya başladım. İlk anda 5 (Beş) kitap seç dedi. Hiç okumadığım ve fenomenleşince ''Aaa ben bunu kütüphaneme eklemişim,'' deyip yine okumadığım 5 kitabı kütüphaneme koydum. (Sadece ismini vermeyeceğim 1(Bir) tanesine göz gezdirdim. O da sistemin nasıl işlediğini anlamak için. Onda da sıkıldığımı itiraf etmeliyim.) Telefonumda yer kaplıyor diye silmeyi düşündüm. Allah'ın hikmeti hep son anda bir şey çıktı vazgeçtim.

O sıralarda da yüksek lisansta 'Film mekanları organizasyonu' diye bir ders alıyorum. (Ceanan'ın zoruyla :)) Bir film mekanını dekore edeceğiz. Bunun için karakterler ve bir hikaye gerekli. Ufakta bir senaryo. Kurtuluş Hoca yazın dedi. Başladık yazmaya. (Karanlık Aşk'ın ilk temeli o sıralarda atıldı yani.) Ertesi ders hoca yazdıklarımızı topladı, sınıfta okumaya başladı. Eleştirdiği yerlerde oldu tabi ama genel olarak benim hikayemi sevdi. ''Yaz bunu bir yerde, devam ettir,'' dedi. Ik mık ettim. Çünkü çevremdeki insanlardan birinin özel hayatına birazcık girmiş olabilirdim ve nasıl bir tepki vereceğini bilmiyordum.

Birkaç gün geçti. Benim aklım fikrim hocanın söylediklerinde. Yazsam mı yazmasam mı? diye diye bir bakmışım, özel hayatına girdiğim arkadaşıma fikrini soruyorum. Başta biraz garipsedi tabi. Tedirgin oldu. Sonra ''Yaz be! Ben yaşayamadım bari okuyayım.'' dedi. Bir baktım Wattpad'de hikaye oluşturma kısmındayım.

Birkaç saat hikaye başlığı düşündüm. O sıralar da Skins adında bir dizi izliyorum. Arkadaşımla, dizideki bir karakteri çok benzetince, başlığı ''EFFY'' yaptım, açıklamayı yazdım ve ilk bölümü koydum. Yaklaşık 1 saat geçti geçmedi, ''Bu kadar kitap arasından kim okuyacak be!'' diyerek hikayeyi sildim. Birkaç gün geçti. Arkadaşım ne yaptığımı sorunca, hikaye tekrar aklıma düştü. Yazsam mı yazmasam mı derken bir baktım yine Wattpad başındayım. Yine hikaye adı düşünüyorum. (Bu konuda gerçekten berbat olduğumu itiraf etmeliyim. ''Aman be, kim okuyacak zaten koy gitsin bir ad,'' diyerek o malum adı koyduğum güne lanet olsun.)

Koydum adını, yaptım açıklamasını, yükledim ilk bölümü. Dayanamadım bir bölüm daha patlattım ardından. Baktım sevmeye başladım bu yazma işini, bir bölüm daha... Yazdıkça yazasım geliyor. Karışan yok, eden yok nasılsa. Okunsa ne olur okunmasa ne olur diyorum, ne imlaya bakıyorum, ne mantık hatalarına, sadece yazıyorum. İşi gücü bıraktım. Okulu sallar oldum. Evde, işte, okulda, otobüste, metroda, metrobüste, yürürken, dururken, arkadaş ortamında, kulüpte partide... Baya her yerde bölüm yazıyorum. (İlham perim baya yollu herhalde. Her yerde yazıyordum.) Öyle öyle bir baktım her gün bölüm koymaya başlamışım. Hatta bazen kendimi kaptırıp iki üç bölümü aynı gün koyuyorum. Hey gidi hey, hayatın yaşanılası zamanları...

Okunmasına, beğenilmesine hiçbir zaman bakmadım. Hatta mesajlar gelirdi. E-mailimde bıla bıla olduğu için, okudum ama beğenemiyorum diye. Bende ''Canın sağ olsun'' der geçerdim. Beni bir tek yorum ve mesaj kısmı ilgilendiriyordu. Çünkü karşımdaki insan önemsemiş ve düşüncelerini yazmıştı, cevap almamayı hak etmiyor diye düşünüyordum. (Haftada iki günü sadece mesaj cevaplamaya ayırıyordum. Bazen sabahlara karar sürüyordu ama mesaj kutusundaki son mesaja kadar hepsine cevap veriyordum.)

Öyle öyle Karanlık Aşk'ın ilk kitabını bitirdim. Benim için o sayfa kapanmıştı. Başka bir hikaye yazmaya karar verdim; Ana Dilim Aşk. Birkaç bölüm koydum ama gelen mesajlar hep Karanlık Aşk yönünde. Yalvaranlar, ikinci kitap çıksın diye ağlayanlar. Kitaba baktım. Daha okunması 1 milyon olmamış ama okuyan kesim benim için o kadar değerli ki... Düşündüm bir gece. Yeni hikayem içinde hevesliyim ama bir yandan da okurlarımı kırmak istemiyorum. Ne yapsam ne etsem derken aklıma bir fikir geldi.

''Okunma sayısı 1 milyon olsun, ikinci kitaba başlayacağım.''

O sırada düşünüyorum ki; Okunma sayısı hemen artmaz, bende o sırada ADA'ya bölümleri koyarım. Nerdeeeee... Sanki herkes duyuru yapmamı beklemiş gibi, hikayenin okunma sayısı iki-üç günde 1 milyon oldu. Aldı beni bir telaş... Sözümü tutup ikinci kitaba başlamam lazım ama yeni hikayeye koyduğum bölüm sayısı iki elin parmaklarını geçmez. Onu seven okurları da yarı yolda bırakamam. Sanki üçyüzaltmışbeş çocuğumla sokakta kalmışım. Öyle bir acı, öyle bir dram...

Sonra aklıma bir fikir geldi. Sıvadım kolları... Bir gün Karanlık Aşk 2, bir gün Ana Dilim Aşk'a bölüm koya koya ilerledim yoluma. Bir süre sonra fark ettim ki, ben mutlu, sen mutlu, herkes mutlu, Lerzan Mutlu olmuyormuş. Koyduğum bölümler çok özensiz. Okurlar sevse de benim içime sinmiyor, düzenlemek istiyorum. Böyle olmayacak dedim. Önceliği K.A'ya verdim. O bitince ADA'nın bölümlerini düzenler, yazmaya devam ederim diye düşündüm.

Bölümleri seri bir şekilde koydum. Hikayeyi bitirdim. ADA'yı düzenlemeye alamadan aklıma başka bir kurgu geldi. ''Şah Mat'' Ama nasıl heyecanlandım hikaye için. Yazmalıyım diyorum başka bir şey demiyorum. ADA'yı yine geri plana attım. (Resmen üvey evlat muamelesi yapmışım hikayeye.) Şah'ı yazmaya başladım ama bilin bakalım ne oldu? Mesaj kutum üçüncü kitap isteyenlerle doldu taştı. DEJAVU. Bu sefer beklemedim. İki kitabı da aynı anda götüremeyeceğimi bildiğim için, direk K.A.3'e yöneldim.

Ara ara ADA'ya bölüm atmalarım dışında neredeyse her gün 3. kitaba bölüm koydum. Bu arada diğer iki kitabın okunması serinin de serisi şeklinde artıyor. Karanlık Aşk 3'ün bitmesine yakın mesaj kutum alışık olmadığım maillerle dolmaya başladı. Soyad yerinde yayınevi yazan bir ton mesaj. Başta birileri dalga geçiyor sandım. Sallamadım. Zaten hikayelerimi kitap yapma gibi bir derdim yoktu. Her zaman film ya da dizi olmalarını istiyordum. Sonra okurlarımın birkaç muhabbetine şahit oldum. Bazı yazarlara yayın evleri teklif götürüyormuş da kitapları basılıyormuş. Bana nasıl gelmezmiş...

''Geldi ama ben umursamadım.'' dediğim an hepsi şok tabi (İçlerinden salak diyenlerde olmuştur :) İlk şoku attıktan sonra kitap olsun diye ısrarlar başladı. Sonra o ısrarlar, kitaplarımın okunma sayısı gibi hızlı bir şekilde artmaya başladı. Artık baskı mı hissettim yoksa çok istediklerini mi gördüm bilmiyorum düşünmeye başladım. Daha önce hiç bilmediğim bir sektör, ne kazanırım, ne kaybederim düşün düşün bir bakmışım o piti piti yapıyorum. Gelen yayın evlerinden en çok bilinenlerden birinin (Adı lazım değil baş harfi 'E' ) mesajına cevap verdim. Hemen dönüş yaptılar, yayın evine davet edildim. O hızdan başım döndü diyebilirim. İçimden de hala bu işte bir ipnelik var diyorum. (Hoş sonunda ipnenin kim olduğu belli oldu da neyse oraya değinmeyeceğim.)

Sözde tanışmak için yayın evine gittim. Onların amacı başkaymış. Önce tatlı tatlı muhabbete başlandı. Wattpad'de sence hangi hikayeler güzel dendi. O sırada aklıma tek bir hikaye geldi. Meğer adamlar sıradaki avlarını bulmak için soruyorlarmış. O hikayeye anında teklif götürdüklerinde anladım. Neyse böyle konuşurken bir anda önüme sözleşme konuldu. 3 kitabımı da kendilerine bağlamak istediklerini söylediler. Okumaya fırsat bile bırakmadılar diyebilirim. Daha ne olduğunu anlamadan imzayı atmış bulundum.

Yayınevinden çıkışım var görmeniz lazım. Elimde bana verilen sözleşme... Boş boş bakıyorum. Annem falan arıyor, diyorum yazar oldum ben. Hepsi şaşkın. Çünkü o ana kadar hikaye yazdığımdan bile bi haberler. "Sen sayısalcısın, ne alaka yazarlık?" diyorlar. Haklılar da... Okul hayatım boyunca kısa hikayelerde derecelerim oldu ama onlara göre hep öğretmenlerimin katkısıydı. Babam kendiyle övünüyor. "Ben lisede edebiyat okudum. Bu yetenek geçse geçse benden geçmiştir" diyerek :)

İlk şoku üzerimden attıktan sonra yayınevinin benden istediklerini hazırladım ama günler geçti beni arayan soran yok. Elimdeki sözleşme olmasa kendi kafamdan uydurduğumu düşüneceğim öyle bir sessizlik. Dayanamadım, yayın evine mail attım. Sağ olsunlar hemen dönüş yapıp toplantıya çağırdılar ama ben bir terslik olduğunun farkındaydım. İşimi gücümü bırakıp gittim yine ayaklarına...
Önce derin bir sessizlik oldu. Sonra hazırladığım hikaye yerine diğerlerinden birini ilk olarak basmak ve beni okurlara sevdirmek istediklerini söylediler. Sanki dünyanın en büyük pisliğini yapmışım da beni topluma kazandıracaklar...

Devamında ne mi oldu? 

Başka bir yazıda da onu anlatırım :) 





   

TÜRKİYE’DE MİMARLIK ZOR!

 

Bu başlığı açmak öyle üzücü ki…
Bu cümleyi ilk babamdan duydum. Hem de iki kez. Birincisi üniversite sınavının ilk senesinde tercihlerimi yapmak için konuştuğumuzda, ikincisi ise Bilkent Üniversitesindeki burslu eğitimimi yarıda bırakıp gizli kapaklı girdiğim sınavdan mimarlık fakültesiyle çıktığım sırada…
“Türkiye’de mimarlık zor kızım. Hakkını alamazsın, canla başla çalışırsın da emeklerini göremeyecek kadar kör insanlarla doludur çevren.”
O sıralar abarttığını düşünüyordum. Sonuçta senelerdir bu piyasadan ekmek yiyen, evlatlarının bir dediğini iki etmeyen, sadece kendi ailesine değil çevresindeki tüm insanların imdadına yetişen bir babanın kızıydım ben. “Ne kadar zor olabilirdi ki?” diye düşünüyordum hep ama şu sıralar anlıyorum ki:

Türkiye’de Mimarlık ZOR! 
Ve ben bir süper kahramanın kızıyım.

İsmim Tuğçe Aksal. 40 küsür yıldır mimarlıkla uğraşan bir aileden gelen, yani doğduğu andan itibaren A’dan Z’ye mimarlık aşılanan, o sevgiyle büyüyen, hayallerle yoğrulan ve bunların ışığında okullarını dereceyle bitiren bir mimarım. Birçok alanda aldığım ödüllerle yeteneğimi de kanıtlamış bir mimar ama kendi sınırlarımdan çıktığım an, akıntıda kaybolan bir yapraktan farksızmışım.
Ne yeteneğim, ne başarılarım ne de yapacaklarım umurundaymış piyasanın. Sizin bir şehirden başka bir şehre neden gitmek zorunda olduğunuz, önceki işinizden neden ayrıldığınız ya da kendinizi geliştirmek için ne kadar çabaladığınız zerre kadar önemli değilmiş işverenler için. Varsa yoksa cebimden az para çıkarak nasıl daha çok iş gücü sağlarım. Komik değil mi? Emeğinizin karşılığını isteyin bir de… Karşı tarafın kahkahaları nasıl çınlıyor kulaklarınızda.

Bir anekdotla açıklayayım:
Okulumdan mezun olur olmaz, memleketime döndüm. (Ki diploma derecemden dolayı Büyükşehirlerde bulunan birçok şirket, o zamanlar bana teklifte bulunmuştu. Şu an onların asıl amaçlarını daha iyi anlıyorum.) En acı tecrübelerden en tatlı mutluluklara geçişin nasıl gurur verdiğini senelerce çalışarak öğrendim ve bu tecrübelerim beni gerçek anlamda bir MİMAR yaptı.
Ama maalesef ki bunun kendi sınırlarımın dışında hiçbir anlama gelmediğini de yaşayarak öğrendim. Özel sebeplerden dolayı şehir değişikliği yapmak zorunda kaldım. Freelance birçok iş yaptım ama hayatımı düzenli bir hale sokmak için bir işe girmem gerektiğinin de farkındaydım. Tonla iş başvurusunda bulundum. İstenilen tüm kriterleri taşımama rağmen geri dönüşler başvurularımın yarısı kadar bile değildi. Görüşmelere olması gereken gibi gittim: Hazırlıklı, tam donanımlı, etkileyici.
Öyle de oldu zaten…
Tüm görüşme süresince olumlu, hayran olduklarını dile getiren, toplantı süresini uzattıkça uzatan işverenlerin konu işe alıma geldiğinde “Piyasa çok kötü. Senin statündeki birine biz istediği maaşı veremeyiz, versek de sen kabul etmezsin zaten,” cümleleri görüşmeyi bitiren nokta oldu. Bana ne kadar maaş istediğim ya da teklif ettikleri maaşı kabul edip etmeyeceğim bile sorulmadan hem de.
“Sana vereceğim maaşla 2-3 yeni mezun alabilirim.”
Bu cümleye sevinsem mi üzülsem mi bilemiyorum. Donanımlı olduğum için işe alınmıyorum. İşe alınırsam da hak ettiğimin yarısı kadar bile para alamıyorum. Ülke bu hale mi geldi gerçekten? Bütün iş başvurularında donanımlı çalışan arayıp, gerçekten bulduğunda sırf hak ettikleri parayı vermemek için elinin tersiyle itmek fazla İRONİK değil mi?

Türkiye’de Mimarlık zor ama benim hala umudum var!

Sanırım bu yazının da ironi kraliçesi benim ☺